“Geçti Bor’un Pazarı” Diyenlere;
Dante, Goethe ve Milton ile Bir Cevap Yazısıdır!
Pazarın Gürültüsü ve Ruhun Sessizliği
Efendim, duyanlar duymayanlara anlatsın; Bor’un pazarı geçmiş, eşekler çoktan Niğde’ye sürülmüş. Sayın Lübe Ayar’ın veciz tespitiyle, umutların ve hayallerin satıldığı tezgahlar toplanmış, geriye sadece pazar yerinin tozu ve bir sonraki haftanın belirsizliği kalmış.
Ne diyelim, haklı bir serzeniş. Zira umut, ne de olsa, çabuk bozulan bir meyvedir; hele ki alıcısı hayal kırıklığına alışkınsa. Fenerbahçe’nin “aynı inançla” çağrısı, bu pazaryeri realizmi karşısında, bir şairin romantik hezeyanı gibi kalıyor, değil mi? İnanç karın doyurmuyor, adanmışlık puan tablosunda yer değiştirmiyor.
Öyleyse, pazar dağıldıysa bize de evi barkı toplamak düşer. Fakat gitmeden önce, bu pazar yerinin gürültüsünde kulaklarımızı tırmalayan o “geçmiş olsun” ezgisinin ardındaki felsefi sefalete, tarihin en büyük pazarlarını kurmuş üç büyük tezgahtarın, Dante, Goethe ve Milton’ın sözleriyle bir ayna tutalım. Belki o aynada, sadece geçip giden bir pazarın değil, aynı zamanda o pazarın dağılmasını arzulayan ruhların da yansımasını görürüz.
Cehennemin Kapısındaki Tarafsızlar ve Faust’un Bitmeyen Çabası.
Her şeyden önce, büyük İtalyan şair Dante ile başlayalım. Kendisi, malumunuz, hayatının bir döneminde yolunu kaybetmiş ve kendini karanlık bir ormanda bulmuştu. O orman, bugünün umutsuzluk ve karamsarlık iklimine ne kadar da benziyor. Dante, o ormandan çıkış yolculuğunda Cehennem’in kapısına dayanır ve orada, ne cennetin ne de cehennemin kabul etmediği bir ruhlar kalabalığıyla karşılaşır.
Onlar, hayatları boyunca hiçbir şey için taraf olmamış, hiçbir davaya adanmamış, ne isyan etmiş ne de sadık kalmış olanlardır.
“Ne övgüye ne de yergiye layık olanların hüzünlü ruhları… kendileri için yaşayanlar, ne isyankar ne de Tanrı’ya sadık olanlar.”
Dante onlara acımaz, hatta hor görür. Çünkü ona göre, en büyük günah, kötülüğün kendisi değil, iyilik ile kötülük arasında bir seçim yapmaktan aciz olmaktır. Adanmışlık bir seçimdir ve bu seçimi yapmaktan kaçınmak, ruhsal bir ölümdür.
“Geçti Bor’un pazarı” demek, tam da bu arafta kalma halidir. Ne kazanma inancına ne de kaybetme isyanına sahip olmadan, sadece pazarın dağılmasını bekleyenlerin ruh halidir. Bu, ne kazanmanın coşkusunu ne de kaybetmenin onurlu acısını tadabilecek olanların sığındığı, konforlu ama ruhsuz bir limandır.Şimdi rotamızı Almanya’ya çevirelim ve Johann Wolfgang von Goethe’nin ölümsüz eseri Faust’a kulak verelim.
Doktor Faust, bilgi ve haz uğruna ruhunu şeytana satar, ancak hikayenin sonunda kurtuluşa erer. Nasıl mı? Durmak bilmeyen çabası sayesinde. Goethe, modern insanın trajedisini ve umudunu tek bir dizede özetler:“İnsan çabaladığı sürece yanılır.
”Bu dize,
Faust’un trajedisinin ve aynı zamanda kurtuluşunun anahtarını sunar. Onun adanmışlığı, hatadan ve günahtan arınmış bir kutsallıkta değil, sürekli olarak daha yüce bir anlama doğru çabalamasında yatar.
“Geçti Bor’un pazarı” diyenler, aslında bu çabanın beyhudeliğini ilan ederler. Onlara göre, eğer sonuç zafer değilse, çabanın kendisi anlamsızdır. Oysa Goethe, bize tam tersini söyler: Asıl anlam, çabanın kendisindedir.
Yanılmak, kaybetmek, düşmek; hepsi bu yüce çabanın bir parçasıdır. Vazgeçmek ise, Faust’un bile düşmediği bir hatadır. Çünkü vazgeçtiğin an, sadece pazarı değil, ruhunu da kaybedersin.
Son olarak, İngiliz şair John Milton’ın Kayıp Cennet eserine bakalım. Milton, inancı, “bir sadakat ve itaat eylemi” olarak tanımlar. Bu, körü körüne bir teslimiyet değil, zor zamanlarda bile bağlı kalınan bir söz, bir yemindir.
Bir spor kulübünü desteklemek, elbette ilahi bir mesele değildir, lakin Fenerbahçe bir Spor Kulübünden fazlasıdır. Bu sebeple de Fenerbahçe Cumhuriyeti aidiyetine sahip olmak, o topluluğun kaderini paylaşmak, iyi günde de kötü günde de “omuz omuza” durabilmek, Milton’ın bahsettiği o sadakatin dünyevi bir yansımasıdır.
“Geçti Bor’un pazarı” demek, bu sadakat yeminini bozmak, ilk fırtınada gemiyi terk etmektir. Oysa inanç, tam da pazar dağıldıktan sonra, ortada umut adına hiçbir şey kalmamış gibi göründüğünde başlar. İnanç, bir sonuç beklentisi değil, bir duruş seçimidir.
İnanç, Bir Pazar Yeri Değil, Bir Kale’dir
Evet, belki de Bor’un pazarı gerçekten geçmiştir. Belki o pazar, hiç kurulmamıştır bile. Ama inanç ve adanmışlık, bir pazar yeri değildir ki kurulup dağılsın.
İnanç, alınıp satılan bir mal, adanmışlık da kar-zarar hesabıyla ölçülen bir yatırım değildir.
İnanç, en karanlık ormanın ortasında bile doğru yolu aramaya devam etme iradesidir.
Adanmışlık, sonu belirsiz bir yolda, yanılacağını bile bile yürümekten vazgeçmemektir.
Sadakat, her şey kaybedilmiş gibi göründüğünde bile, ait olduğun değerlerin yanında dimdik durabilmektir.
“Geçti Bor’un pazarı” diyenler, aslında kendilerini Dante’nin cehennem kapısında bekleyen o tarafsız ruhların yanına, Goethe’nin çabalamaktan vazgeçen Faust’unun acizliğine ve Milton’ın sadakatini yitirmiş meleklerinin isyanına mahkum ederler.
Onlar, pazarın gürültüsüne aldanıp, ruhun sessiz ve kararlı sesini duyamayanlardır.
Fenerbahçe’nin çağrısı, bir zafer vaadi değil, bir duruş davetidir.
Bu davet, pazar yerinin tüccarlarına değil, kalenin muhafızlarınadır.
Ve kaleler, pazarlar dağıldıktan sonra bile ayakta kalır. O yüzden bırakalım, dileyen eşeğini Niğde’ye sürsün.
Biz, kalemizin surlarında, aynı inançla beklemeye devam edeceğiz.
Çünkü bizim sadakatimiz sadece Fenerbahçe’ye hiçbir şahsa değil!
Bunun içindir ki; pazar, daha yeni başlıyor.